Olay ve Özne... (2)

Özgürlük düşü kuranlar!? Hala ısrarcı mısınız?

Çünkü biz, bir boşluk ele geçirdiği zaman ne yapacağını şaşıran, atomize olmuş, sağa sola savrulmuş, tuhaf organizmalar olduğumuz fikriyle barışamayan insan-bireyler..

Mesela sincap bireyler kadar bilmeyiz ne yapacağımızı, hayatımızın amacı bir adet kabuklu fındık kadar net değildir, onu bulduğumuzda yanağımıza doldurup ışık hızıyla kaybolacak kadar ne enerjimiz, ne kararlılığımız vardır..

Kuyruğunu henüz kaybetmiş, iki ayağının üzerine yeni kalkmış, tuhaf ve tanımsız canlılar olarak..

Emin olduğumuz tek şey, yaşadığımız gerçeğidir ki, o da el yordamıyla.. Özgürlükle ne halt edileceğini hiç bilmeyiz...

Özgürlük.. İnsanı bir seçim yapma kararıyla karşı karşıya getiren, ihtimallerin çoğaldığı o daracık alan, hayır zannedildiği gibi uçsuz bucaksız denizlere benzemez, küçücük bir penceredir açılıp kapanan.. Sadece, sonsuzluğa açıldığı için uçsuz bucaksız izlenimi verir..

Özgürlük fikrini harekete geçiren çoğunlukla bir ‘olay’ dır, sıradışıdır, zarların yeniden atıldığı, hiç beklenmedik..

İşte şimdi olay ufkunun çeperinde savrulduğumuz "o" andayız...

"Olay" gökten indi, kozmik gerçeklik tene değdi. Gelmekte olana, apaçık görünene bile hazırlıklı değildik. Aklınızda olsun diye söylüyorum, hiçbir zaman hazırlıklı olunamayacak, hazırlanmanın faydası yok..

Şu özgürlük meselesine yeniden bakalım mı kapalı kapılar ardından?...

Baştan başlayalım.. Birinci tekil şahısla...

Gürültüyle bir tren geçti içimden.. Sonrası kocaman, havadar bir boşluk. Dakikalardır karnımdaki boşlukla başbaşayız, saatlerdir, günlerdir, haftalardır belki.. Zaman kayboldu...

 

Ve ben...
Aslında özgürleştirici bu boşlukla ne yapacağımı bilmiyorum! "Olay", bir cerrah hassasiyetiyle içimdeki bağları, atılmış çıpaları, gömülü kum torbalarını söküp çıkarıverdi, artık süzülüyorum.. Ağırlıksız, amaçsız, anlamsız... Bağlarımı, düğümlerimi geri istiyorum ümitsizce.. Yoksa yüzeye vuran hava kabarcığı gibi patlayıp, silineceğim yeryüzünden diye.. KORKUYORUM...

Bana karşı....
Ana haber bültenleri başlıyor ard arda, muhabirler nefes nefese.. Dünya deviniyor, bir yerlere kış geliyor, totaliter rejimler inşa ediliyor baştan, virüs işbaşında, New York’da toplu mezarlar kazılıyor..

Orada bile değilim.. Hiç bir yerde değilim...

Ah keşke eski günlerdeki gibi; sihirli kavalıyla gelseydi fareli köyün kavalcısı ve herkesi peşine taksaydı.. Şimdilerde ihtiyaç yüzünden kendi olay'ını tezgahlıyor kapalı kapılar ardında iktidar sahipleri, kitleleri etkileyen, davranış kalıplarını tek tipleştiren, masif olaylar.. O kadar masif ki neredeyse insan ruhunun biricikliğini yok edip insanları birbirine yapıştıracaklar, kamusal insan elde etmeye az kaldı. Fakat tezgah kokuyor. Asla inandırıcı değil. Çünkü gerçek "olay"ın temelinde bireysellik yatar. Amansızca üzerimize gelen yapay olay'ı delip geçen küçük saçma tanelerinden konuşalım; atomize bireyler, yani sen, ben, sürüden olmayan.. Bunu anladılar, anladılar ve yeni bir aşamaya geçtik, öyle bir yapay olay yarattılar ki gerçeğe dönüştü, gerçek olay’ın gerçeğe çok yakın bir replikasını yapmayı başardılar. Bu yüzden ‘gerçek olay’ ile aynı muameleyi görecek, yani bireylerin göğsünde soğurulacak tek tek.. Bazılarımız delireceğiz, bazılarımız atlatacak, bazılarımız kayıp gidecek...

Sonra..

Her olay’ın sonrası var...

Çok sevdiğim bir söze göre; Özgürlük hiç bir şeydir, özgürleşmek her şey.. İşte son mevzi bu...

Sürüden olmayan, sıraya girmeyen savunacak son mevziyi.. Kitlesel olana teslim edilmeyecek bireysel olan.. Hep farklı olacağım.. Mümkünse kendi boşluğumda.. Kimseye hesap vermeden.. İtaat etmeden..

Büyük tezgahlar ve o tezgahtan kendine fayda yontan irili ufaklı fırsatçılar değil, ben önemliyim, bütün cüssesiyle "olay"ı yüklenen, "özne" denilen parçacık...

İtaat etmeyenlerin sonuncusu olsam bile farketmez.. Çünkü özgürleşmek her şeydir..

Elbette görüşeceğiz...

Hoşçakal...

MİKa
14 Nisan 2020