Anlatıcının işi...

‘Okumak’ insanlık için yeni, üstelik zihinsel bir süreç, hem de bir kaç aşamalı, önce dili yorumlamalı, sonra tarif edilen görüntü ve sesleri hayal etmeli, son olarak zihninde canlandırdıklarına reaksiyon verebilmelisin, yani katılım gerektiriyor, sözcüklerin arasındaki boşlukları doldurabilmelisin, bunun için hem görmüş geçirmiş olmalısın, hem de beyin çürütmüş olmalısın..


Oysa dinlemeye ayarlıdır çoğu insan. Dinlemek kolay, dinlemek eski, varoluşumuzun ilk dakikasından beri dinleriz. Dinler ve inanırız, bu kadar kolay!
Gördüğümüze inanır mıyız bu kadar kolay? Emin değilim.. Görsel manzara demek, detay kalabalığı demektir, kalabalık kafa karıştırıcı, ne kadar organize edilmiş olursa olsun sahne! Dinlemek kolaydır...

Sözlü anlatımın gücü hala kırılamadı, zayıflatılamadı.. Altbeyin diyor ki, dinle! Ve inan!

 Okuma-yazmanın az sayıda insanın tekelinde olduğu eski günlerin şaşaası geri gelmeyecek.. Ellerinde sadece onların okuyabildikleri gizemli kitaplarıyla din adamları, yetkili anlatıcı olmanın bütün ayrıcalıkları ve gücüyle dolanırken, işler ne kadar da yolundaymış, onlar anlatırmış, insanlar inanırmış.. İşte taşıdığımız kalıtsal miras bundan ibaret..

Anlatıcı anlatır, biz inanırız...

Şimdi, daha ahlaklı anlatıcılarımız var; Yazarlar, yönetmenler kendilerini saklamıyor, vahiy’e aracılık ettiklerini iddia etmiyorlar en azından...
Mağara duvarlarındaki el figürlerinden beri anlatıyoruz, anlatacağız da..
Sorun yok..

Artık sıra dinleyende, bizi şaşırtacak olan o! Dinleyecek ve inanmayacak! Dinleyecek ve sorgulayacak.
Modernizmin hiç kaybedilmemiş son kalesidir ‘sorgulama cesareti’..

Öyleyse sorgulama cesaretini teşvik eden, dürten anlatımlar üretmek olmalı bizim işimiz..

Anlatıcının işi...

MİKa
9 Mayıs 2019