Sıradaki yazı bütün nasırdan canı yananlara geliyor...!

Perşembe, 29 Eylül 2011 10:58  

‘O’ genç bir köşe yazarı, öyle köşe kadılarından değil! 

27.09.2011 tarihli  yazısında, meseleye umulmadık  şekilde dokundu ve belki de adını koydu…! “Nasırlaşma süreci” dedi! Kelimelerin, hem de en can alıcı olanlarının (Kan gibi, katliam gibi…), nasır tuttuğunu söyledi!*

Daha ne deseydi..!

Şimdi bize düşen bayrağı devralmak ve en az O’nun kadar iyi  isabet kaydetmektir, haydin kaleme!

Bir süredir bazıları farkında! Olan bitenin yani…! Meselenin etrafında dönenip duran kaç kişidir  bilinmez, ama sayılıdır herhalde, yine de iyiye işarettir! Hadi durumu bir metaforla anlatalım; Her yanı kaplamış yabani ayrık otlarının arasından, bir gün, ince bir gövde gösterir kendini! Otlara rağmen büyür, serpilir, ve anlaşılır ki  bir meyva ağacıdır!  Zamanı gelince meyva vermeye başlar, meyvasını yiyen ahali memnun kalır ve etrafını temizler, sular onu, tohumunu alır, araziye eker. Meyve ağaçlarının sayısı böylece çoğalır… İşte buradaki birkaç iyi adamında, entellektüel olmakla aslında; Meyva veren “düşün ağaç”ları olduğunu unutmayınız! Sonları hikayedeki gibi olsun dileyelim!

Aslını isterseniz, bir roman ya da hikaye yazılabilecekken, edebi sermayeyi gündem canavarının önüne atıp, gündelik siyasete yem etmek bizim gibilerin hoşuna gitmez. Gel gör ki, “nasırlaşma süreci”  bizi, basmakalıp dilin ve şablon halini almış kelimeler dizisinin dışına çıkmaya, ve memleketin ki hepimizin evidir, can sıkan can alıcı meselelerini, başka türlü ele almaya mecbur bırakıyor. Çare yok, siyaseti ve memleket meselelerini başka dillerle konuşacağız; Felsefi bir dil kullanacağız, onun fazla geldiği yerde edebi lisana baş vuracağız. Artık gücümüz hangisine yeterse…!

Ve anmadan geçemeyeceklerimiz var; Mesela, Alev Alatlı, genel olarak “paçozlaşma” dan dem vuruyor.. İlber Ortaylı Hoca ise;  İstanbul’dan şikayetçi, İstanbul’u “hödükler”in doldurduğunu söylüyor! (Hocayı ayrımcı, bölücü ya da elitist falan sanmayasınız diye ekliyor; Elbette ekmeklerini aramak için gelecekler, ama biz onları eğitemiyoruz…)

Biz ise, önce tek tipleşme dedik, şimdi; Sığlaşma, sessiz film dönemine dönüş ve cehalette buluşma projesi olarak anıyoruz!

Kanat Atkaya ise “nasırlaşma süreci” diyor!

Gelin iyice bakalım, fil’in orasını burasını yoklayıp, aynı şeye farklı yorumlar getirme hali midir, bir görelim?

Dilde nasırlaşma, aynen Kanat Atkaya’nın dediği gibi, en can alıcı-vurucu kelimelerin bile artık hiçbir etkilerinin  kalmaması ve memur edildikleri manayı ifade etmez hale gelmeleriyle sonuçlanan bir felakettir! Nasıl mı gerçekleşir? “Bir yetkili” nin sık sık yaptığı ve aslında yok hükmündeki şablon açıklamalar sayesinde; Çoğunlukla bir siyasidir bu kişi, çoğunlukla bir hükümet üyesidir, yapılan açıklama ise kamuoyunun duymak istediklerinden ibarettir, ve fakat takip eden günlerde olan bitende herhangi bir değişiklik meydana gelmez.

Yani iki şartı vardır dilde nasırlaşmanın; Şablon bir dil içinde tekrarlanan  kelimeler ve kelimeler anlamlarını kaybedinceye kadar süren eylemsizlik…

Olay bundan ibarettir!

Meseleye can vermek istesek, aynı örneği verirdik biz de;

“Öncelikle ben şehitlerimize Allahtan rahmet diliyorum. Ailelerine, milletimize başsağlığı temennisinde bulunuyorum. Açıkca ifade etmem lazım, terörle mücadele kararlılığımız devam edecektir.”  İşte, tekrarlana tekrarlana, ‘şehit’ ve ‘kararlılık’ kelimelerini hiçbir anlam ifade etmez hale getiren cümle!…

Entelektüel zeminin yok edildiği, insanların kişisel alanları da dahil, gündemin tamamını siyasetin işgal ettiği bir ülkede,  tek ve ezici bir güce teslim olan diğer her şey gibi  DİL’de teslim olmuşsa; Derinliğini, zenginliğini, rengini tamamen kaybetmekle kalmamış, elde kalan az sayıdaki göya tartışmasız kavramlar bile artık nasır tutmaya başlamışsa…! 

Geriye ne kalmıştır?

Affınıza sığınarak söylemek zorundayım:

Değilmi ki bir ülkede, kullanılan dilin kaderi siyasetçinin ellerine teslim edilmiştir, o ülkenin beyin ölümü çoktan gerçekleşmiştir!

Daha bitmedi...

Sabır gösterin,  İlber Hoca’nın “hödükler” dediği nedir, ona bakalım!?

Meseleyi büyük şehre göç etmiş eğitimsiz takımına indirgemek vicdansızlık olur. Çünki meselenin en masum kısmı onlardır, bir de eğitime direnen hatta eğitime inanmayan kesimler var ki asıl tehlike oradadır. Şimdi Hoca’nın ağzından devam edelim;

“Ama hiçbir yerde de böyle bir elit olmadan birtakım insanlar gidip başköşeye oturup pisleyemez! Bu evde de olmaz, bir ülkede de olmaz. Ama, maalesef Türkiye böyle.”

Sn.Alatlı’nın adını koyduğu “paçoz” ise, bakınız nasıl biri!

“Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mübah sayan, küstah, beş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlaksız, kalleş. Dostoyevski 'Puşlost' (Poshlost) der.”

Şimdi sadede gelelim öyleyse; Topluma  dört bir yandan saldıran bir niteliksizleşme, bir sığlaşma, bir renksizlik  ve  tek tipleşme sözkonusu. “Elit” çoktan katledilmiştir. Hastalığı sonuçlarına bakarak yani ortaya çıkardığı insan tipinden hareketle teşhis edenler elbette haklıdırlar; Ortada bir takım “paçozlar”, “hödükler” dolaşmaktadır! Fakat bu kadarını söylemek yetmez, hastalığa dair, daha doğrusu hastalığa yol açan faktörlere dair de bir şeyler demek lazım.

Sn Alatlı “hızlandırılmış kapitalizmin” etkisi olduğunu söylüyor. Ya hızlandırılmış kapitalizm ile elele vermiş pragmatik dindarlığa ne dersiniz? Nicelikten yana sıkıntı çekmeyen AKP’nin, nitelikle ilgili büyük sıkıntılarının olması doğaldır! Çünki bilirsiniz nitelik ve nicelik ters yönde çalışırlar. Biz hala ortada bir kasıt olmadığına inanmak istiyoruz. Aksini konuşmak bile istemeyiz zira!

R.T.Erdoğan’ın Ak Partisinin, belki de İslami değerler dışında en hararetli savunabildiği konunun, serbest ticaret ve serbest sermaye hareketleri olması da, tezi doğrular gözükmektedir! Alatlı’ya sorarsanız, problem evrenseldir, geneldir. Tamam da, böyle bile olsa, bu, özel koşulların da varlığını görmeye engel midir?

Türkiye’de özgürlüklerin arttığı söylenmektedir! Eğer öyleyse, nasıl olupta, bireyi çevreleyen alan daralmaktadır? Nasıl olupta fiili durum söylenenin tersidir? Ve bundan kim sorumludur? Bundan kim sorumlu ise, bahsedilen “paçozlaşma”dan da, etrafı dolduran “hödükler”den de ve sadece kullanılan dilde olsaydı keşke ama,  o dili kullanan insanlardaki “nasırlaşma süreci”nden de, O sorumludur!

Aleyhte çalıştığı belli olan evrensel koşulları şimdilik kaydıyla bir kenarda tutup, kendi özel koşullarımıza bakabilmeliyiz!

Kendi listemizi yapmalıyız,  sorumlu olanların listesini…

Ve listenin başına koyacağımız, birkaç nasırlaşmış unsuru hızlıca geçmeliyiz; Susturulmuş basın, Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla susturulmuş muhalifler, susturulmuş aydınlar…gibi (Ki Ergenekon denilen iddia da bir “torba” iddiadır, AKP’liler darılmasınlar, torbacılık konusunda bir ihtisaslaşma var gibi…!)

Listeye daha somut maddeler, mümkünse isimler, yoksa profiller koymalıyız;

Mesela demeliyiz ki, yaşanan tektipleşmeden, herkesten fazla TOKİ sorumludur! Devletin kurduğu bir tröst, her yanı, ilerde sosyalist Sovyetler’in çirkin sosyal konutlarıyla birlikte anılacak, tek tip konutlarla doldurmaktadır..

Büyük şehirleri başarıyla tek tipleştiren, çirkinleştiren, AKP’li belediye başkanları sorumludurlar! (Ki bazısı artık derebeyi misali  hüküm sürmektedir!)

Yeni Şafak Gazetesi’nde, 7.8 2011 tarihinde yayınlanan yazısı ile Prof.Hayrettin Karaman sorumludur! Dindarların, İslami yaşam biçimine uymayan davranışlara, ancak tahammül edebileceklerini söyleyebildiğinden..

İçeriği tamamen boşverip, kadının paketlenmesinde oynadıkları birinci sınıf rol  ve  rol  model reçeteleri  ile AKP’li eşler  sorumludurlar! Açıklamaya bile gerek olmadan..

Badem bıyıkları, kontrol altına alınmış  ince ve metalik sesleri ve ruhani halleriyle, adeta ermişcesine konuşan bütün hükümet adamları ile onların klonlanmış gazeteci-aydın versiyonları sorumludurlar! Sırf tek tip adamlar olduklarından..

Ve hepsini çevreleyen ‘o’ iklim sorumludur! 

On yıldır egemen olan iklim…!

İklim’den kim sorumludur, onu da siz düşünün bakalım?!!

Bütün nasırdan canı yananlar adına…

2011-09-29

*Kanat Atkaya, “Kanlı sözlüğün nasırlı kelimeleri” başlıklı yazısında, 2011-09-27, Hürriyet