Öteki olmayı seven kızın anısına

Ben burada, bilgisayarımın başında, yazıyorum her zamanki gibi. Hala aynı şehirde yaşıyorum. Aynı sokaklarda dolaşıyorum. Şehirlerin değişimi öyle ağır ki. Bir şeyler ufak ufak değişiyor ve toplamda  epeyce  yekun tutsada, içinde yaşadığımız şehrin ağır adımları bize zamanın akışını hiç de öyle gürül gürül hissettirmiyor.  Bu yüzden, bazı haberler serbest düşüş etkisi yaratıyorlar.

Ben buradayım, yazı masamın başında. Hala aynı şehirde yaşıyorum. Sen ise yakıldın ve küllerin rüzgarda savruldu çoktan. Bilmiyorum kocan hangi şehrin üzerine serpmiştir seni? Onunla, ölmeden çok kısa bir süre önce evlenmişsiniz. Demekki gerçekten seviyor olmalıydın.  Evliliğe inanmazdın zira…
O günlerde ben senin kadar delicesine cesur, delicesine kararlı değildim. Yaşam altımızdan iri dalgalarla akmaya başladığında bir an bile tereddüt etmediğini bugün dahi hatırlıyorum. Bulunduğumuz yerden, nerdeyse karın üstü atlamıştın sulara. Karnınızın üstüne suya atlarsanız canınız yanar, bilirsiniz. Sen balıklama atlamayı bilmiyordun, öğrenmeye de vaktin yoktu. Öyle sabırsızdın ki... Gözün karaydı, atlayıvermiştin. Neden bu kadar acele ettiğini o zamanlar anlayamamıştım. Belki de herşeye geniş geniş zamanın olmayacağını hissediyordun.
Aradan tamı tamına 20 yıl geçtiğini kavramakta zorlanıyorum. Yirmili yaşlar…, sanki hala o kızmışım gibi geliyor bana, oysa değilim.
Ben; yazan, çizen, felsefe yapan, düşünen, analitik olan’dım. Sen yaşamın peşinden koştun hızla. Yıllar sonra, yaşamadan yazılamayacağını farkettiğimde tekrar karşılaşmalıydık. Az kalsın karşılaşacaktık da, korkarım benim yüzümden olamadı, yaşamın peşinde nefes nefese olan bendim bu sefer.  Sen İstanbul’daydın, gelememiştim. Ve tam o sıralarda, geçmiş sevgililerinden biriyle, belli ki seni sevmiş ve en kıymetli anılarının arasına yerleştirmiş biriyle, ne tesadüftür, kulaklarını çınlattığımızı sana söyleme fırsatını ne yazıkki hiç bulamadım, dersem inanırmısın?..
Vedalaştığımız anı hatırlıyorum; o ana kadar belki vazgeçersin demiştim  içimden, ne olur vazgeçsin diye dilemiştim. Öyle güzel eğleniyorduk ki, herşeyi bozuyorsun diye kızmıştım sana. Ve artık kesinleşmişti, gidiyordun, elinde uçak biletinle gelmiştin veda etmeye. Ofis ortamıydı, soğuktu, mesafeliydi insanların çoğu, kafalarında hesaplar ve akşam planları vardı. Sadece bizim ekip, kızlar takımı, hepimiz bok yutmuş kaz gibiydik. Seni seyrettim, gözlerinin içi gülüyordu, sevinçli bir telaş içindeydin. Biz kalıyorduk, sense gidiyordun…Herkesi tek tek öptün, tek tek  güldürmeyi başardın, sona kaldığımı hatırlıyorum. Şaşırdın,  kahkahalarla ayrılmayı düşünmüştün. Benimse gözlerim dolmuştu. Neden diye soran gözlerle baktın suratıma. Hafiften kızmıştın. Neden böyle yapmıştım? Şimdi onun da cevabını biliyorum; seni bir daha görmeyecektim.
Nasıl profitrol yaptığımızı hatırlıyormusun? Daha doğrusu bana nasıl profitrol yapmayı öğrettiğinizi, hani ablanla beraber. Birlikte kaldığınız bekar evindeydin o sıralar, yeni mezun olmuştun. Şeker ve basit bir öğrenci eviydi, abla kardeş inanılmazdınız, sıradaki sevgilinin evine taşınmaya henüz  vakit vardı. İkimizde çukulatalı tatlıları seviyorduk. Ve sen çok iyi profitrol yaptığını iddia etmiştin. Minik pufların içine şırınga ile çukulatalı krema enjekte etmeye çalışmıştık. Çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, profitrol yapmayı ise hala bilmem. Sonra sen, İngiliz’in evine taşındın, Balgat’ta.
İngiltere’ye gittikten sonra bir süre haber aldım senden. Herşey planladığın gibiydi; fakülteye lisansüstü için kaydını yaptırmayı başarmıştın, insan kaynakları konusunda master yapacaktın, para kazanmak için ingilizlere türkçe öğretiyordun, ne gülmüştüm bunu duyduğumda, tam sana göre bir şeydi işte. İngiltere’ye gitmek için evlendiğin yaşlı ingiliz mühendis, seni orada bırakıp görevle Ortadoğu’ya geri dönmüştü. Keyfin yerindeydi. Vatandaşlık için bir süre bu evliliği sürdürmek zorundaydın ama olsundu, sorun değildi.
Sonra yaşlı ingilizden boşandığını duydum. Buna çok sevindim, nihayet paçayı kurtarmış, özgürlüğüne kavuşmuştun yeniden. Yaşlı ingilizi hiç sevmemiştim, pisin, alkoliğin  biriydi.
Onunla Ankara’da bir barda tanışmıştın , hem okur hem barmaid’lik yaparken. Seninle aynı şirkette çalışmaya başlamamızdan önceydi  bunlar. Yaşlı ingiliz peşini bırakmamıştı, bir ayrılıp bir barışmıştın. İngiltere’ye gitmeyi kafaya koymuştun.
Önceleri şirket sana umutlar vermişti, insan kaynakları uzmanı olarak seni yurt dışına yollayabilirler, terfi ettirebilirlerdi. Çalışkandın ve zekiydin, hakediyordun. Ama patronun adamı değildin, hiç olmadın. Seni bu yüzden sevmiştim zaten. İki asi’ydik, birbirimizi bulmuştuk. Sonra kızlar takımı olmuştuk. Deli gibi çalışır, çoğu zaman sabahlar, seyahatlerde uykusuz koşturur ve ne çok eğlenirdik. Çalışmak bizim için  mutluluk dolu bir aksiyondu. Bu yüzden sevmedi bizi kalabalık. Çünki kalabalık tembeldi, onlar kaytarmayı sever ve birbirlerini tutarlardı.
Bizse onlardan farklı olduğumuzu düşünür, hiç aldırmazdık. İyi bir eğitim almıştık. Sen ODTÜ’lü , ben Mülkiye’li, çok çalıştırmakla da gözümüzü korkutamazlardı, niye aldıracaktık ki… Ortak projeler çıktığında delirirdik. Ne ekiptik ama! ...
Hiç sebep yokken yardım ederdik birbirimize, sırf hoşumuza gittiği için, kalabalık en çok bunu anlamakta zorlanırdı. Kalabalık bizi hiç sevmedi ve içine almadı. Çareyi itilmişliğimizle dalga geçmekte bulduk. Ben öteki olmanın  aslında eğlenceli bir iş olduğunu senden öğrendim.
Yemekhanede rütbelilerin masasına oturmak için yarışmadık asla. Şimdi bakıyorum da kalan fotoğraflara; çoğu sekreterlerle, muhasebecilerle, bekçilerle çekilmiş, kimsenin birlikte olmak için çaba sarf etmediği insanlarla, biz onları severdik. Ne de olsa içinden geldiğimiz, vefa duyduğumuz sol görüşe  bağlıydık ve meselenin hümanist, sevimli bir  yanını  bulmuştuk. Düzenin adamı olmadık, düzeni sevmedik, kendi dünyamızda mutluyduk.
Şirketin ihtiyar heyetine  de yaranamadık, omuzu kalabalıklara da. Kimseye minnet duymadığımızdan.
Hem çalışıyor hem eğleniyorduk, töreye  tamamen aykırıydı. Gençtik, safdık, sevimliydik ve alaycı bir şekilde her şeyin farkındaydık. Birbirimizden güç aldık, zamanla grubu genişlettik, sayıca azdık ama çok yoğunduk ve hep öteki olmayı sürdürdük.
Sonra senden yaşlı bir kokoşu  terfi ettirdiler. Uzatmanın anlamı yoktu. Kararını hemen verdin. Haklıydın.
Sevgili arkadaşım benim, işte yine gözlerimden yaş geliyor, beni affet! Bunca zaman bir yerlerde olduğunu bilmekle mutluydum. Seni kristal bir kürenin içine yerleştirmiştim kafamda. Orada deli dolu yaşamaya devam ediyor, başarıdan başarıya koşuyordun. Arada sırada birilerinden alıyordum haberlerini. Türkiye’ye geldiğini, arkadaşlarla programlar yaptığını duyuyordum. Ankara’ya gelecek, buluşacağız diye haberler geliyor fakat bir türlü olmuyordu. Her zamanki gibi daha aksiyoner olan sendin. Sana yakışıyordu böyle olmak. Zaman zaman seni Piccadilly’de yürürken hayal ediyordum.
Ölüm haberini aldığımda, içimde kopan şangırtıyı nasıl anlatsam. Seni içine hapsettiğim o kristal küre yuvarlandı, yuvarlandı  ve zemine çakıldı, parçalarına ayrıldı, un ufak oldu.
Artık yoktun.
Artık yoksun.
O andan beri düşünüp duruyorum, büyülü bir hal vardı sende..? Neden başkaları  değil de,belki yüzlercesi hayatımdan kayar gibi geçip giderken, sen böylesine aklıma kazınmıştın ki? Ve bunca yıl sonra, bir ölüm haberiyle nasıl olupta geri geliyordun, dün gibi taptaze!  Ne garip!
Acaip bir çekiciliğin vardı hatırlıyorum, insanı mıknatıs gibi çeken bir haldi  sendeki… Çılgın’ın, öteki’nin tekiydin…tamam  ama,  aslolan sanki bundan fazlasıydı…
Göremediğimiz değişik bir dünyaya aittin… Bizim dünyamızda var olmamıştın hiç; Ev, araba dememiştin, para umrunda bile değildi, senin aklın farklı şeylerdeydi. Ayrı bir dünyada yaşıyordun kafanda, yaşadığın yer bir çeşit Harikalar Diyarı’ydı. Ve kafandaki ülke’yi bulmaya, bir gün orada yaşamını sürdürmeye kararlıydın.  Kimseye anlatamadığın, izahta zorlandığın bir şeydi. Bu ülkeden gitmek istiyordun, ama aslında istediğin, hayalindeki ülkeyi bulmaktı, hiç birimiz tam olarak kavrayamamıştık…
Dedim ya başka bir dünyaya aittin sen, aramızda yaşamıyordun. Ve sanki orda’ymış, hayalindeki ülkede’ymiş  gibi davranıyordun, belki de diğer türlüsü elinden gelmiyordu. Hiç de alışkın olmadığımız şeyler yaptığında çevren seni garipsiyordu, sende, seni sıkan ve baskı yapan çevreni garipsiyordun. Şimdi anlıyorum ki; bir an evvel gitmeliydin  gerçekten.
Seni büyülü yapan buydu işte, başka bir dünyaya ait olmak. Şimdi belki de ordasın…
Bilmem bu yazdıklarımın  bizim dünyamızda bir anlamı var mı? Muhtemeldir ki  ikimizden başka kimseye bir şey ifade etmeyecek şeylerden bahsetmemin artık bir anlamı kaldı mı?  Bilmem, cenazesine bile gidemediğim biri  için yazıp boşluğa bırakacaklarım, atmosferde asılı kalır ve bir kanal bulup  sahibine ulaşır mı? Bilmem siz ölüler bizi duyar mısınız?
Bilmem, yaşarken böyle bir iz bıraktığının hiç farkında olmayan biri için, boşluğa bırakılan bir şarkı ve birkaç kelime değerli midir? Suyun üzerinde senden kalan iz dağılıyor,  senden yayılan dalgalar hala genişlemeye devam ediyorlar (Irwın Yalom’un dediği gibi), işte o halkalardan biri benim.  Ben senin izini taşıyorum, seninle damgalandım ve şimdi senin için gülümsüyorum.
Görüşmek üzere...


Aysen Altanlar’ın anısına
MİKa