Kendinizden duyacağınız rahatsızlığı yaşamak için yeterince vaktiniz olmalı…

Bir bakalım, bu “özgürlük” dedikleri nasıl şeymiş? Bakalım özgür olmayı o kadar istiyor muyuz,  uğrunda ölecek kadar mesela, kahramanlık hikayelerindeki gibi! Yoksa kahraman falan değil miyiz! Bırak esarete direnmeyi  ne  olup bittiğini bile fark edemeyecek hale düşmüş,  zavallı sürüngenler miyiz yoksa!

Özgürlüğün tam tersi “esarettir” ve esaretin efendisi de “korku”…

Ama çok hızlı gitmeyelim değil mi? Size düşünmek için zaman vermeliyim, aynaya bakmak ve kendinizden duyacağınız rahatsızlığı yaşamak için yeterince vaktiniz olmalı…

Önce teorik takviye yapmamız gerekecek. Özgürlüğün ne olduğunu biliyorum  zannedenler, belki de hiçbir şey bilmiyorsunuzdur! Ve  olası bir yanılgıyı daha baştan düzelteyim, size sahip olmak istediğiniz bir şeyden bahsetmeyeceğim,  tam tersine size sahip olmaktan hiç hoşlanmadığınız bir şeyden  söz edeceğim. Şu dakikadan itibaren bence kaçın! Ya da hala devam etmek isteyenler varsa , buyrun!

 “Eylem”den başlıyalım. Yani yapmak fiilinden. Doğrusu da budur, özgürlüğün temelinde yapmak vardır.  Peter Bieri’nin çizdiği teorik çerçeve bizi, çaprazlama şekilde iç içe geçmiş olması gereken üç unsura götürür; “eylem”, “eylemi üreten”  ve “irade”.  Özgürlüğün varlığını ancak bu üçünün bir arada,  aynı insanda toplanmış olmasıyla onaylayabiliriz.

Demek ki ortada bir “eylem” olacak, eylem eylemi üreten kişi tarafından gerçekleştirilmiş olacak, eylemi gerçekleştirirken eylemi üreten kişinin iradesi  iş başında olacak. Eline tutuşturulan silahla birini vuran adamın ipleri pekala başkasının elinde olabilir, yani eylemi yapanla eylemi üreten kişi aynı kişi olmayabilirler, bu durumda ortada özgürce gerçekleştirilmiş bir şeyden sözedilemez. 

İradenin varlığını teyid etmek ise daha zor; Örneklerini suçun analizinde görüyoruz, “taammüden” kavramı, tamamen suçun işlenmesinde iradenin aranmasıyla ilgilidir. Ortada bir suç olmadığında ise işimiz daha zorlaşıyor, akıl sağlığının yerinde olmasını,her eylemde  iradenin de var olduğu varsayımıyla birlikte kullanmak zorunda kalıyoruz. Ki az gelişmiş toplumlarda , tersinin çoğunlukla doğru olması üzücü ama gerçektir. Burada bahsedilen irade, batılı literatürden kaynağını aldığı için o şekilde belirtmemiz gereken “free will” yani bizde de yeni yeni kullanmaya başladığımız “özgür irade” dir. Türkçeye “ istenç” olarak da çevrilmektedir.

Bireyselliğin desteklendiği demokratik ve gelişmiş ülkelerde, özgür irade, çok önemli bir felsefi analiz zeminidir. Cemaat yaşamının desteklendiği, anti demokratik az gelişmiş ülkelerde ise, toplumun belki de % 80’ni için, özgür iradeden bahis bile edilemez. Sürü toplumları, özgür irade alanlarının dışında oluşturulmuş kocaman parantezlerdir,toplama kamplarıdır.

Oysa gerek felsefe, gerek dinler, bize insanın özgür irade ile donatıldığını söylüyorlar.Desteklenmesi gereken bir şey varsa,  özgür iradedir.

İnsanın sadece kendi iradesi ile gerçekleştirdiği eylemlerden sorumlu olduğu, kendi iradesi dışında gerçekleşen eylemlerinden sorumlu olmadığı yolundaki görüş  doğru ise , sürü toplumu’nda hiç kimseyi eylemlerinden sorumlu tutamayacağız demektir. Halbuki, insan olarak varoluşun yüklediği irade yükünü üstümüzden atmamız mümkün olmamalıdır. Kişisel karar alma hakkımızdan vazgeçmek, yani bir birey olarak gönderildiğimiz bu dünyada kendi kaderimiz üstünde söz sahibi olmaktan vazgeçmek ve  kişisel yönetimimizi bir başkasının ellerine bırakmak, aslında sorumluluğunu üstlenmemiz gereken belki de  en büyük insani suçtur. Ve çoğumuz bunu ne büyük  rahatlıkla yaparız. Güvenlik nedeniyle, rahat koltuklarımızda oturabilmek için, en kolay vazgeçtiğimiz şey özgürlüğümüzdür.

Diğer yandan, başkalarının hayatlarını yönetme, onlar adına karar verme gücünü ellerinde toplayanlar, bunu yapan bütün o kişiler; İmamlar, Şeyhler, Hoca Efendiler,aşiret reisleri,  despot yöneticiler, despot aile babaları,  hepsi büyük vebal altındadırlar. Vebalden öte, bir insanlık suçudur işlenen.

“Özgürlük”, kişinin ne ise o olmasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Ve bunun önündeki en büyük engel,  Kierkegaard’a göre; Kişileri normalleştiren, düzmece bireyler üretmekle görevli kurumların varlığıdır. Kilise ve devlet, bu kurumların başında gelir. Kierkegaard’dan bu yana batı toplumlarında kilise engeli aşılmış gibi duruyor. Ama diğerleri hala yerli yerindedir. Müslüman dünyada ise, bireyi kuşatan din engelinden bahsetmek bile, hala mümkün değil.

Devlet, eğitim kurumları, ve toplum, bireylere kendilerine özgü kimliklerini keşfetme olanağı tanımak yerine, onları sürünün tek tip kişileri olarak yeniden üretme yolunu seçiyorlar. Bu yolda çok ileri gidenler var, etrafınıza bakın anlayacaksınız! “Yapmak” çoktan engellendi, şimdi bir önceki aşamaya el atılıyor, “düşünmek” engellenecek. Ve bunu da inşallah doğulu kafalar başaracak. Onlara sorarsanız sadece birkaç kişi düşünse yeter, insanlığın geleceğini.

Ama ben sana söylüyorum, okumuş yazmış olan, kendisini cehaletin dışında sanan ve eleştiriden muaf zanneden kişi! Profesörüm, doldurulmuş entellektüelim, doktorum, mühendisim, aydınım, sana söylüyorum; Sen ne zaman bağlandın otomatik pilota bi düşün! Bugün kaç şeyi gerçekten düşünerek yaptın? En son hangi önyargını gözden geçirdin cesaretle? Önyargıların olduğunun farkında mısın? Hatta tamamen önyargılardan ibaret olduğunun? Zihnini gıdıklayan biriyle ne zaman karşılaştın en son? Ve karşılaştığında ne yaptın, bi hatırla bakayım, sıkıcı mı buldun onu, seni  düşünmeye zorladığı için, seni yorduğu için kızdın mı yoksa, gözkapakların ağırlaştı mı hemencecik, ya da bir meydan okuma gibi algılayıp egosantrik kırıtmalara mı başladın? Ya da yüksek perdeden bir kavgamı çıkardın hemen? Böylelerini sevmeyiz, zihnimizi dürtenleri yani! Kıl oluruz onlara, kafadan, değil mi?

Öyleyse benim de seninle problemim var arkadaşım! Kim olduğunu hatırlatayım sana, sen okumuş yazmış kılığında gezen bir maymunsun! 

Devam edecek!

MİKa

2011-05-12