Yağmurlu Günlerin Sırrı

Yağmurlu günlerin sırrı!

Nemi içine çeken ve kabaran toprağın, salınan müthiş toprak konusunun, su damlalarıyla ağırlaşan yaprakların yarattıkları sahnede, bir kristal berraklığında ışıldayan dünya, tanıdığımız yer midir? Yoksa zar zor hatırladığımız eski bir anının yeniden canlandırılışı mı bütün bunlar? Anıların en eskisinin..
Çok önceleri buralar,
içinde kaybolduğumuz,
gecelerinin masif karanlığından ödümüzün patladığı yerlerdi.
Dengini bulmak isteyen yollara düşerdi Şems gibi, gitmesi uzun yıllar süren. Şimdiyse sıkış tepiş bir toplu taşım aracında ayakta yolculuk ediyoruz, ve bu kalabalıkta benzer olanı bulmak eskisinden daha zor.

Benzer olan, içinde savrulduğumuz dünya boşluğunda bizi tamamlayacak olan.. Çünkü insanoğlu yarım bir ürün…
Tamamlanmak için can atması bundandır. Yağmurlu günler gezegenin, ve bir zamanlar onun üstünde sere serpe uzanan tabiatın, tamamlanmaya en yaklaştığı zamanlar. Nasiplendiğimiz duygu bu olmalı. Tıpkı ilkbaharın, yeniden doğmanın neşesini, sonbaharınsa ölümlülüğün kederini depreştirmesi gibi..

Tabiatın bir meyvası olduğumuz halde, o’nu yok ettikten beri, yeşili ve insanı ezen şehirlerde,
dağsız,
      ovasız,
            vadisiz yaşıyoruz.
Ve yağmurlu günlerde, içimizdeki yaban, kendi ormanına geri dönüyor sanki.

Mavi gezegenin en güzel günleri geride kaldı. Bundan sonrası kalabalık, bundan sonrası kıtlık, kaynakların tükenişi, kaos, kitlesel ölümler, isyan ve şiddet.

Fark edenler için kapitalizmin bile bir amacı kalmadı artık. Halbuki diyorlardı ki, yalnız kapitalizm orgazm olabilir! Ve fakat, durmaksızın sevişme sonucu orgazm öldü, tüketim makinasına dönüşen insan haz duyamıyor, sürekli büyüyen finansal ekonomi duramıyor, duraklayamıyor, kapitalizm artık zevkin doruklarına yükselemiyor..
Betonun üzerine yağmur yağıyor, yağmur da öznesini kaybetmiş, diğerleri gibi. Belki de bundan böyle en yakın doğayı kanalizasyonlarda aramalıyız, şehrin derinliklerinde akan pis suyun dibinde. Şaka değil o günler gelecek. Yeni çiçekler, yeni fikirler baş verecek kanalizasyonlarda, bok çukurlarında. İnsan terine, sidiğine yabancılaşanlar, üst tabaka filan değil sadece bir evrim atığı olduklarını fark edecekler, ezici kalabalığın dayattığı bu sınıfsız dünyada. Kalabalıklar dünyayı gittikçe daha fazla sınıfsızlaştırıyor. Sınıfsız bir dünyada yaşamaya hazır değiliz hiç.
Barbarlık günlerine geri dönmenin baş döndürücü cazibesi aklımızı çelmek üzere.

Umutsuzluk zor zanaat, çünkü beynimiz bir çözüm yolu bulmak üzere evrimleşmiş, hatta çözüme giden birden fazla yol bulmak üzere. Evrimin toplumsal tarafını başaramamışız o kadar. Geldiğimiz yerde, vara vara, hakim kültürün azınlıklara hükmettiği ve saygı talep ettiği bir medeniyet seviyesine ulaştığımız görülüyor. Bu noktada Merkel ile Erdoğan arasında fark olduğu söylenemez! İkisi de hakim kültürden yana..
Yeni dünyaya hazır değiliz, en çok da bir zamanlar modernizmin ışığından gözleri kamaşmış olan bizler. Ki hala azınlıkmışız!
Zira barbarlıktan yana çekincesi olmayan kalabalıklar elleri ceplerinde, hazır..
İstihbarat devletlerinin, en ahlaksızından popülist baskıcı devlet adamlarının ellerinde, hiç de şanına yakışır biçimde gelişmiyor 21.yzy’ın olayları. Bireyin alanı daraldıkça daralıyor, kapanıyor daha dün ardına kadar açık olan bireysel kurtuluş kapısı.
Son kapı..
Fırtına yaklaşıyor…
Herkes uykuda. Akşamdan kalanlar, inkar uykusunda horlayanlar, yorganlar başa çekilmiş, panjurlar sıkı sıkı kapalı. Yine de bilinç kıpırdanıyor!
Çünkü o, tehlikelerin farkına varsın diye geliştirilmiş, en çok da kendinin farkına varsın diye, uykulardan uyansın diye.

Dışarda yağmur yağıyor, damlaların sesi trampet çalıyor ısrarla, tıp tıp.. Uyuyanları uyandırmak için.
Alt yapısı yetersiz, gelişmekte olan ülke sokaklarında kanalizasyonlar taşıyor…

Author’s Posts

Related Articles

Bir Görüntüye Bakmaktasın

Motivasyon